Kategoriler

Mülteci Bir Yolculuktur Sevda

Gözlerindeki yaşam sağanaklarına tutuldum, yoksul umutlar var usumda
Hicran denizlerinde alaborayım yar, mutluluk yılgın bir damgadır alnımda
Sana günlükler biriktirdim, her satırında aşk, mülteci yolculukmuş sevda
Mevsimler çağır yeniden varlığıma, hicran gemileriyle geleceğim yurduna


Tutunuşla güç bulduğumuz bir dalın yüzeyinden dökülürken an’lar, bizi içine almasını istediğimiz bir duruş olur hatıralar. Kanayan bir yaprağın ömrü hasreti örseledikçe ve aşkın nefesine şarkılar sürtündükçe yaşamak büyüsü ellerimizdeki en güçlü dal olur. Yollar çizeriz göğsümüzün rüzgârlı odalarına, kol olup uzak denizlere ulaşmak için. Girdaplar kendi çevresini oyarken bir bulut döner tepemizde ve biz mutluluğun karanlık sığınaklarında özlem mevsimlerini bekleriz.

Kırık bir gölge oyunudur yaşamak, kırıldıkça kendimize, bildik tasalanışların kuru dallarına içimizdeki sözleri asarız, mevsim güneşleriyle kurutmak için. Varsıl bir yaşanmışlığın dizginleri kanattıkça ellerimizi içlenir, içlendikçe sargısız yaşamalara da alışırız. Koparılır yaşamın yaprakları hoyratça, sığ bir menzilde yağmalanır aşk ve atılır tuzlu yaşam denizlerine.

Orada, o uzak yolculuklara attığımız adımlarla ve içimizdeki gün ışığına muhtaç kalan masal koylarında bir yalnızlık resmidir avuçlarımızda saklanan, yüreğimizin hazanıyla bizi arayan. Ve orada, o akşamın bir başka ışıdığı uzaklarda yangın mevsimine uğrarız, kanaması bitmeyen, ağrısı kesilmeyen ve nakaratı eksilmeyen sevda mırıltılı şarkılarla, dudaklarımız titrer ayın şavkı vurunca günlükler yazdığımız hasta yataklarında.

Yılgın yakarışların kırık küpeştelerine dalga çarpar, azgın bir yel esince gönül limanlarımıza. Telafisi imkânsız bir yalnızlığın iç çekişleriyle tanımlansa da aşk, en çok ruhumuzun pastil nöbetlerinde yüzümüze gülümser. Haylaz bir çocuk sevincidir kucağındaki, serer sevinci içimize, bir gün çok uzaklara çeker gider.

Bütün vakitlerin solgun yüzlerinden kopardığımız her yaprak içsel bir dokunuşun tarihidir. Miadı bitmiş ve en son kullanma tarihi vuslatla emdirilmiş sarılışların düş odalarında bizi bekler coşku, kollarımızdan bırakmadıkça ayrılık. Susmuşsa bütün şarkılar, unutulmuşsa er şafaklarda ve gecenin kollarında dolu dolu yaşanılanlar/susar aşk/susar o içimizdeki yabanıl isyanlar. Dudaklarımıza sürülen her tümce bekleyiştir artık. Bekledikçe kendi şiirimiz oluruz, hayata olmak için karşılık.

Mülteci bir yolculuk ve onun adıdır sevda. Olmazların sunağında kendi ruhumuzu gizlemektir. Yoksul umutların kıyı kentlerine saraylar inşa ederek bir ömrü bir içten sarılışa feda etmektir. Dur/duramadığımız bütün sızıların içsel kürelerine güneş gecikince az/ar yar/amız. Hep varsıl duruşmaların komplo kurgularında tükenir er/şafaklarda şarkılarımız. Bir gül olur yaşamak, kırılır dalından yüreğimize düşer, asaleti soluk mutluluklarımız.

Bir rastlantı anahtarını çevirdikçe parmaklarımız, kör kilitleri açmaz olurdu biçare sözlerimiz. Unutulmuş yarınlar zemherisinde gül’ler kışkırtılı bir kahkahayla dökerken yaprağını, gül mavi olurdu, mavi gül rengine kapılır ve aşk bir ay ışığı sonatıyla kendini kendinden soğuturdu. İşte o an kıymık batardı tene, ten acıyarak sokulurdu irinler damlayan sitemli sözlerle kendine.

Sen yoksun diye, bildik bir finalin kapı aralığından bakıyorum dışarıya. Yoksul bir tükenişin yanıtsız içlenişiyle zamana rest çekiyor, içimin hüzün molalarında aşka zar atıyorum. Dolu bir bardaktan boşalan suya üzülmüyor, boş bir bardağa dolan suya sevinmiyorum. Yudumlara bölerek bir yaşamı seni düşünüşün hazzıyla ömür tüketiyorum, uzanıyorum çocuk ellerimle göklere seni sevmelerinin coşkularını bir tek kendimle yaşıyorum.

Dinginsiz yağmaların kabuk mevsimlerinden arta kalan bir tutam sorgu kıymığıdır okşadığın, acıtır dokundukça. Karanlık sulara kürek değdikçe nasıl kanarsa deniz, bir dökülüşün sargısı açılır, sen yarama sokuldukça. Kırgın damlalar yuvarlanır kimi gözlerimden, coşkulu bir gülüş olur bakışın acıtır canımı derinden. Kimi, aşina düşlerim talanlanır, kimi yorgun çehremden sızan sitemlerle gül yüreğini sakladığım bahçelere hazan saklanır.

Koşulsuz bir sürüklenişin dar geçitlerinden yuvarlanarak yaşama sürüyorum gönlümün yosunlarla örtülmüş yaralarını. Yara toz oluyor gecikmiş mevsimlerime avutan nidan sokuldukça. Gizli bir kopuşun korsan kentlerinde alabora düşler ayıklıyorum, göğsümdeki sızıları unutulmuş şarkılarla teselli ederek. Dalgalara dönüyorum yüzümü ve an yokluğun oluyor, ben biçare bir sevdanın ağlarını aşk diye toplarken.

Hiç durmayacak, asla durdurulamayacak bir zamanın öte yakasına biriktirdiğimiz hüzünlerle gidiyorum şimdi yokluğuna. O sol ağrıdan kopararak içimin arsız düşlerini hayata yayıyorum özgürce. Bir ıslık sesine uzanıyor belleğim, kulağımdaki o hazin yalnızlığın yankısına yöneliyor adımlarım ve gidişlerinin zulasındaki bütün umutsuzlukları serpiyorum yokluğunun şerefine, içimdeki birikmiş isyanları çıkarıyorum, kendimden nefret etmek pahasına.

Selahattin Yetgin

Bir Ayrılığın Ayak İzleri

Bir gün selâm yankılanacak gök kubbede.
Sen duymayacaksın;başkaları duyacak, bir saniyeliğine duracaklar sonra, hiç duyulmamış gibi olacak…
Ama “merhumun adı” dendiği zaman eğer ayaktaysan oturacaksın, kalbin ağrıyacak. Oturuyorsan eğer olduğun yerde kalacaksın; bacakların işlevini kaybedecek. Orada öylece duracaksın…
Birileri gelecek yanına, gözleri yaşlı olacak…
” Ne oldu? ” diyemeyecek kadar yorgun olacaksın. Soru sormanı beklemeyecekler; ilk önce geveleyecekler, sonra haberim gelecek sana.
O oturduğun yerde yerin dibine bin kez girip çıkacaksın. İnanmayacaksın belki de… Gülüşlerine anlam veremeyecekler ama ellemeyecekler!
Gülüşlerinden hıçkırıklar sızacak. Sana o haberi getiren herkese küseceksin; en çokta kendine.
Kulaklarından nefret edeceksin ilk önce; sonra kalbinden…
Ellerin, gözlerin, dudakların her şey tiksindirecek seni…
Varlığından utanacaksın. O an düşen yüzün yerden hiç kalkmayacak.
Kimse anlamayacak, kör-topal yaşayacaksın.
Yaşayacaksın, yaşadıkça yanacaksın.
Çağırmak istediğin kimsen olmayacak uzağında. Kimse kimsen olmayacak çünkü. Kimseden çıkarmayacaksın sinirini. Artık hiçbir şey sinirlendiremeyecek seni: Ben olmayacağım çünkü sakinleştirmek için…
Öpmek, sarılmak, bağırmak, çağırmak- çağırıp sarılmak… olmayacağım sevmek için, sevilmek için…
Boğazında kalacak her şeyin tadı. Gülemeyeceksin ki hiç katıla katıla.
Ben bunu öğrenince üzüleceğim tabi.
Boğazın hep hıçkırık dolu olacak; bir bahane bulur bulmaz ağlamak için…
Her şeyi bahane eder olacaksın. Sokaktaki kediyi, gökyüzündeki kuşu, yalnız dolaşan insanları… en çokta gördüğün zaman anne-babasının elinden tutan renkli gözlü küçük çocuğu…
Ağlayacaksın hep, farklı şeyler adına benim için!
Aradan zaman geçecek. Aradaki zaman yetmeyecek.
Mesela hayatın hiç düzelmeyecek. Düzeltmek için bir ben vardım çünkü. Ben de gittim. Geri dönüşsüz bir yolda veda etmeden… edemeden!
Ani oldu gidişim farkındayım. Şimdi elinden gelse kızardın bana biliyorum.
Sonra sarılırdın ama üzdüğün yanıma.
Ben şimdi senin yanında yokum ya…
Sen hep üzdün anneni. Anneni üzdüğünü duyar da gelir kızarım diye sana.
Hep yaraladın kendini. Sigarayı üç pakete çıkarttın günde. Öksürüklerin boğdu geceleri. Daha çok öksürdün “su içmeden yatma” diyişimi duymak için.
Duydum hepsini gördüm ama gelemedim. Yollar karışıktı önümü göremedim.
Ölümü gördüm ama. Sen hep derdin ya “benden önce ölme” diye…
Özür dilerim böyle olsun istemezdim.
Zaman geçti. Zaman benim yokluğumu geçmedi.
Sana “Günaydın!” dediğim saatlerde uyanmadın;
“İyi geceler!” dediğim saatlerde uyumadığın gibi…
Rüyaların üzdü seni, uykusuz kaldın; gözlerin acıdı.
Ben gördüm hepsini, sana hiç kıyamadım.
İşlerin yoğunluğuna bıraktın kendini. Kaçıp nefes aldığın yerdim, boşluğuma sığındın.
Sen hep beni aradın!
Askere gitmemiştin. Ama gördüm, üniforman çok yakışmıştı!
Derler ya “Çakı gibi asker”, tam da öyle olmuştun hani!
Askerden dönüşünü bekleyecektim sözüm vardı. Merak etme tuttum, ben sana verdiğim tüm sözleri tuttum!
Büyüdün. Yanında birisi olmalıydı artık. OLDU!
Olması gerektiği için oldu!
Sen hiç sevmedin eşini.Saçlarını hiç okşamadın mesela. Gözleri hep itti seni.
Sadece bir çocuk istedin. Bi kız çocuğu, gözleri yeşil…
Oldu… Yüreğine fısıldadığın adıyla bir tek sen çağırdın O’nu.
Gerçek annesinin adıyla seslendin O’na…
Hep göğsünde yatırdın. Beraber izlediniz bütün filmleri.
O ismin sahibine veremediğin geleceği kızınıza verdin.
Sizin kızınızdı o! Gözleri annesi, adı annesi, yüreği annesi…
Hık demiş Senin Yüreğinden düşmüştü!
Her aklına geldiğinde annesi gidip “Seni seviyorum” dedin.
Sen hep sevilmek isterdin… O kadar korunmasızdı ki sol yanın…
Eşinden ayrılalı çok olmuştu zaten hiç yanında değildin.
Sonrasında da kimse anlamadı seni. Kimseye anlatmadın da derdini.
Bir sen bildin bir de ben bu kimsesizliği.
Bütün bunlar bir ayrılığın doğurdu ölümün ayak izleriydi!!!

NESLİHAN ARVİŞ

Aşkın Kahvesi

Küçümsemiyorum, yanlış anlama.
Ama sadece ‘Annem Edebiyat Mezunu’ deme zevkini çocuklarımdan aldığın için bile milyonlarca küfür edebilirim sana.
Bunun için özür diliyorum senden,
Ve özür diliyorum;
O çok sevdiğin oğlun büyüdüğünde karşına geçip
“ Baba, ardında bıraktığın birisi oldu mu? “ dediği vakit
Başını eğdirip, gözlerinden ılık ılık geçeceğim için.
‘ peki neden? ‘ sorusuna hiçbir zaman cevap vermeyeceğin,
Ve içerden yemeğe çağıran sesin bana ait olmasını; her duyduğunda biraz daha fazla isteyeceğin için de affet beni!

Ha unutmadan,
Dün, beraber izlediğimiz film vardı televizyon kanallarından birinde.
İzlemedim.
Çünkü
Kahverengi gözlü kızın bile renklerinde yeşilimi aradın, biliyorum.
Eşine saygısızlık etmek istemedim, izlemedim.
Bak görüyorsun, ben aynıyım, bencil değilim…
Ama artık sen’cil de değilim.

Ya sen?
Sabah uyandığında ilk Günaydın’ı karşındakinden mi bekliyorsun hâlâ?
Dur bir saniye!
Yoksa gribi dünyanın en kötü hastalığı zannetmeye devam mı ediyorsun?
Ya da en kötüsü,
Bırakıp gittiğin ve buna rağmen acı çektiğin için de suçluyor musun beni?

Sen de hiç değişmemişsin, tebrik ederim.
Bir eş, bir yuva ve hep hayalini kurduğumuz iki evlat dışında!

Söylemiştim sana,
Ben burada, İstanbul’da hatırlamak istemeyeceğin kötü bir anı olarak kalıyorum, diye.
Evet, hâlâ aynı dairede, aynı yüzük elimde
Ve aynı isim yine dilimde.
Tanımlamalar değişti sadece.
Sevdiğimken, sevdiği oldun;
Çocuklarımın güven veren hayaliyken,
Çocuklarının kahramanı…

Başkasının elinden aldığın kahvenin hatırını mı yaşayacaksın kırk yıl boyu?

Sırf hayatını düzene sokmak için bozduğun düzenin ağırlığı altında ezilmeden
Devam edebiliyor musun hayata?
Bunu hiç zannetmiyorum biliyor musun?
Çünkü 7/8 yıl geçmiş hayatın sonunda kapılar sana açık değildi.
Zorladın; ya kilit bozuktu, ya anahtarın.
Muhtemelen anahtarın.
Ah etmedim, yemin ederim.
Sonuçta çıkacaktı bir şekilde,
Beni ağlatmaman gerektiğini benden daha iyi biliyordun.
Her neyse,
Şimdi içeri geçmem lazım,
Kahve cezveyi aşalı çok oldu…

Neslihan Arviş

Aşk, Sadece Yüreğe Bakar!

Aşk, Sadece Yüreğe Bakar!

Gerçek bir aşk, sizin kim olduğunuza bakmaz. Mevkiinizle, paranızla, mal varlığınızla ilgilenmez.
Aşk sadece, kendini içinde rahat hissedeceği bir gönül arar. Girip yerleşebileceği, doyasıya serilip uzanabileceği, güvenilir bir yürek arayışındadır. Bulduğunda, onu ilgilendiren başka bir detay yoktur. İster padişahın kızı olun, ister peri kızı, isterseniz padişahın kendisi…
Aşk belki de, dünya üzerinde bütün insanlara eşit dağıtılan yegane duygudur. Kim olduğunuzun önemi olmadan sahip olunabilecek en büyük servettir. Mis kokulu çarşafın serili olduğu bir yatak gördüğünde, kendini üstüne atan bir yorgun savaşçı gibi; bırakır kendini aşk, temiz ve büyük bir yürek fark ettiğinde.
Aşkın ağına düşenlerin arasında kimler yoktur ki? Filozoflardan tutun sanatçılara, en sert görünen adamlardan tutun beden kölelerine kadar, herkes aşkın ağına düşmüştür. Aşk; şan, şöhret, unvan, nam tanımaz, vurduğunda devirir.
Tarihte bunun binlerce örneğini görebilirsiniz. Örneğin, 1.Abdülhamid, yirmi yedinci Osmanlı padişahı! Aşk, padişah madişah tanımıyor. Bakıyor ki orada bir yürek var, sızıveriyor içine. Topkapı Sarayı’nın arşivlerinde bulunan mektuplar, bize aşkın kimseyi varlığı ve rütbesiyle ayırmadığının en iyi örneklerini sunuyor.
1. Abdülhamit, Ayşe Sultan’ı baş kadını olarak görüp, devlet meseleleriyle ilgilenirken; ki tahta çıktığında ülkenin durumu içler acısıymış, cariyelerinden Ruhşah’a aşık olur. Kendine engel olamaz. Aşık insana söz kar etmez, mantık ise devre dışıdır. Ona mektuplar yazmaya başlar:
“Fesüphanallah! Ben kulun siz efendime bu kadar kavuşmayı arzularken benim üzüntüme, elem ve kederime ve perişan halime, derman ve açılmış yarama merhem olursun diye sizden umut beklerken, geceleri yatağıma gelmemenizin sebebi ne olabilir? Ama Allah hakkı için benim ızdırabımı dindirir. Sen bana bu anımda merhamet etmezsen kim merhamet eder. Vallahi bu halimle her gece sabahlarım, bu gece de böyle sabahlamam hak değil. Bu bir iki gecedir gelirsiniz diye beklerken, senin böyle yapmana Allah razı olmaz. Bu gece de bana gelmezsen bilirim ki, bana karşı sevgin yok. Benim bu halimi gören, düşmanım bile olsa bana merhamet eder. Akşam sabah gelip bir anlık oturman iş değildir. Kulun gelir, beni istemiyor musun diyerek, sabaha kadar ayağına yüzünü sürerdi. Benim sana olan bu halimi de Allah bilir. Eğer dünyada ömrüm tamam olsa, ölsem dahi seni düşünürüm. Vallahi sümme billahi halim çok kötü oluyor. Sen de böyle ettikçe, billahi ölüm bana daha hayırlı geliyor.
Ruhşah’ım, Hamid’in sana kurban olsun. Mahlukatı ve alemi yaratan Allah, bir kusur ile insanı azap eylemez. Efendim sana bağlanmış bir köleyim. İster döv, istersen öldür. Bu gece gelmen lazımdır; aksi halde vallahi hastalanmama belki de ölümüme sebep olursun. Ayağın altına yüzümü, gözümü sürerek rica ediyorum. Allah için kendimi durduramıyorum.
Abdülhamid Ruhşah’ına kul kurban olsun. Bir kusur ile beni unutma. Benim vücudum toprak oluncaya, ölünceye kadar senden vazgeçersem, Allah bana layık olduğumu versin.”
İşin özü, aşk bir kere kapını çalıp içeri girmeye görsün; insanda ne padişahlık kalır, ne krallık!
Candan Ünala

Ben de bir masal yaşadım…

Aşk sadece masallarda yaşanır dediler,

Ben de bir masal yaşadım…

Belki de bunun içindi bu kadar güzel olması… Nasıl istiyorsak öyle yazdık çünkü, kuralları yoktu, bilindik cümleleri yoktu… Kendi dilimizi, kendi kurallarımızı bulduk zamanla… Başkalarının anlamasını, onaylamasını beklemedik, istemedik de zaten bunu… Sadece sen ve ben vardık bu masalda…

Bir sonu olmayacağından, kötü kalpli cadılara da gerek duymadık, uzak ülkelerden gelip bizi kurtaracak şövalyelere de… Sadece sen ve ben…. Yazdık ve yaşadık…

Aşk sadece masallarda yaşanıyordu çünkü…

Öyle dediler…

Mavi bir ülke kurduk önce kendimize… Herkesin bildiği, tanıdığı bir yeri bir ülke yaptık, bir masal ülkesi… Herkesin evi vardı bizimse bir masal ülkemiz… Orada yaşadık bu sevgiyi… Belki ondandı her şeyin sihirli oluşu… Gerçeğin içinden hiç çıkmadık aslında ama, o gerçekliği de yaşamadık…

Hepsi çok güzeldi…

Sen, ben, biz, masalımız, ülkemiz…

Hep gökten üç elma düşeceğinden korktuk… Kaçınılmaz bir son gibi bekledik bu masalın sonunu da… Ama unuttuğumuz bir şey vardı… Biz yazıyorduk bunu… Bu bizim masalımızdı…

Aşk sadece masallarda yaşanırdı…

Biz istediğimiz sürece, bu masalda bu aşk hep yaşanacaktı…

Adana

Yoruldu bu yürek

Yoruldu bu yürek
Seni sevmekten umut etmekten
Senin varlığının olmadığı bu şehirde
Varmışsın gibi yapmaktan
Uzaklarda olduğunu bile bile sevmekten yoruldu
Kaç mevsim geçti seni seveli
Kaç yazım kış oldu biliyor musun?
Hep belki demekten hayatı erteledim…
Her yağmur yağışında; milyonlarca damlanın
Sen olduğunu düşünerek kaç kere ıslandım biliyor musun?
Varlığını içimde hissetmek seninle ıslanmak için…
Ne takvimler eskittim, ne çizgiler çektim günlere…
Sana kavuşamayacağımı bile bile…
Aynaya her baktığımda bir ben var artık,
Bilmediğim bir yansıma…

Adana

Page 1 of 82512345...Last »

Reklamlar

Arşivler

Reklamlar

istanbul arçelik servis